19 Şubat 2015 Perşembe

Boyalı Bir Kuş : Jerzy Kosinsky



Jerzy Kosiński, 3 Mayıs 1991'de yazdığı intihar mektubunda böyle diyordu,
 "Her zamankinden daha uzun süre uyuyacağım, buna sonsuzluk deyin." 



 Lodz doğumlu yazar, 2.Dünya Savaşı esnasında çocuktu. Hitler Polonya'ya girdiğinde pek çok çocuk öldü, pek çoğu annesiz babasız kaldı, büyük bir kısmı da yaşadıklarını ömür boyu Kosiński gibi içinde taşıdı.
Kosiński'nin yaşadığı iyi hayata, yazın hayatının başarısına rağmen başına poşet geçirerek kendini boğması, 2. Dünya Savaşının üzerinde bıraktığı etkidendir diye düşünmek, sanırım çok da mantıksız değil.

Yahudi olan ailesi, başına bir şey gelmemesi için onu sahte kimlikle, Doğu Polonyada bir ailenin yanına yerleştirdi, sahte vaftiz belgesi bile vardı ancak bu onu gördüklerinden ve yaşadıklarından koruyamadı. Dünyada oldukça ses getiren romanı Boyalı Kuş'un büyük kısmı, Kosiński'nin bu kaçış esnasında yaşadıklarından oluşur. Doğrudur. Gerçektir.

Boyalı Kuş, farklı olmanın toplum tarafından nasıl cezalandırıldığını, müthiş bir alegori ile anlatır. Başına gelen türlü olaylar sonucu kuşçu Lekh'in yanına sığınan çocuk,burada mutludur. Lekh, yörede bir çeşit deli ve sokak kadını olarak tanınan, dışlanan Ludmilla'ya aşıktır. Ludmilla'nin ortadan kaybolması ile beraber bir çeşit ritüel gibi, yakaladığı bir kuşun kanatlarını renk renk boyar ve sürünün arasına yeniden salar. Sürüsü tarafından tanınmayan bu "farklı" boyalı kuş, vahşice parçalanır. Bu, insanın farklı olanı tehdit olarak görmesine güzel bir göndermedir. İnsan, "kuş beyinli" diyerek zekasını aşağıladığı kuş sürüsü gibi, farklı olanı cezalandırmanın yolunu bir şekilde bulmaktadır.






Kosiński'nin Boyalı Kuş'u, bir insanlık ağıdıdır. Çocuksu bir masumiyetle yazılmış, dalsız budaksız anlatımı, içerdiği gerçekçi öğeler, samimiyeti ve şiddeti can acıtır.


İnsanların hayvani yüzünü gözler önüne serer.


Kosiński'nin ömrünü, başına bir poşet geçirterek bitiren yüzünü.

Bülbülü Öldürmek : Harper Lee

28 Nisan 1926 doğumlu Harper Lee, 1960 yılında bir roman yazdı ve Pulitzer kazandı, hemen ardından filme uyarlanan bu ilk ve tek roman, bu defa da Oscar ödülü aldı. 
Neden bir daha yazmadığı ile ilgili üretebileceğim en yerinde teori, sanırım Bülbülü Öldürmek romanının, yaşanmış bir hikayeye dayanıyor olması ve gösterdiği başarı. 

Okurken ağladığım iki romandan biri, Bülbülü Öldürmek. Anlatıcımız Scout, babası ve ağabeyi ile yaşayan bir kız çocuğu. Her çocuk gibi masum ve hayata farklı gözlüklerden bakıyor. Anlatımdaki sadelik daha ilk satırdan içine çekerken, roman ilerledikçe "bakın ben size bir hayat dersi veriyorum" iması olmaksızın, ömür boyu akıldan çıkmayacak, içe işleyecek bir hal alıyor.

Bir masumun, ten renginden dolayı kasabadaki çoğunluk tarafından suçlu görülmesi ve Scout'un babası avukat Atticus Finch'in, bu zenci işçinin savunmasını canını dişine takarak üzerine alması, kitabın konusunu oluşturuyor.

Atticus mükemmel bir baba, hatta mükemmel bir insan portresi. Çocuklarıyla - bilhassa kızıyla - olan ilişkisi, sonradan görme ablasına karşı tavrı, nazik komşularıyla olan diyaloğu ile göze sokulmadan verilmiş bir ideal insan çizimi.




Jem yavaşça, "Atticus" dedi,
"Ne var oğlum?"
"Bunu nasıl yaparlar? Nasıl?"
"Bilemem, ama yaptılar. Önceden de yaptılar, bu gece de yaptılar ve bundan sonra da yapacaklar. Yaptıkları zaman da, yalnızca çocuklar ağlayacak."



ve, hem filmin hem de kitabın en can alıcı bölümü, -açıkyüreklilikle- beni ağlatan kısmı;


Tüm kasabayı karşısına almak pahasına, masum olanı korumak için kendini öne atan Atticus'un müvekkili olan, o zamanın Amerikası için bir böcekten farksız zenci suçlu bulunduğunda gerçekleşir,

Dinleyicilerin arasından geçip, ön kapıdan çıktı. Başını izledim. Hiç yukarı bakmadı.
Birileri beni itekliyordu ama aşağıdakilerden ve Atticus'dan gözlerimi alamıyordum.
"Bayan Jean Louise..."
Baktım, hepsi ayaktaydı. Karşıdakiler de ayağa kalkıyorlardı. Peder Sykes'ın sesi de yargıçınki kadar derinden geliyordu.
"Bayan Jean Louise, ayağa kalkın. Babanız geçiyor." dedi.

İşte bu kitabı okumak, onurlu bir adamın karşısında, saygıyla ayakta durmak gibi.

İzlenimci Bir Gün Doğumu : Monet



Monet ile ilk tanıştığımda, ressam ya da resim nedir onu bile bilmiyordum. Annemin çok çekici, kocaman ve içi resimlerle dolu kitapları vardı. Sıkıldığım her an oturup kurcalamaya başlardım. Monet'nin renklerini çok severdim.






ok sonra hayatıma giren Fransızca ile beraber yeniden geldi Monet.

14 Kasım 1840 - Paris doğumlu olan Monet, "İzlenimcilik" terimini, İzlenimcilik : Gün Doğumu adlı tablosu ile resme kazandırmış.

Renkleri, fırça darbeleriyle olduğundan farklı, ancak sanki olması gereken buymuş gibi.

Sevgilisi (daha sonra karısı olacak) Camille Doncieux evlilik dışı hamile kalıp ilk çocukları Jean'ı dünyaya getirince Monet'nin Seine nehrine atlayarak intihara kalkışması,  ardından Camille hastalandığında yanına taşındıkları Ernest ve Alice Hoschede ile geçen günleri, her ikisinin de eşlerinin ölümünün ardından evlenen Monet ve Alice, iki eski evlilikten toplamda sekiz çocuk.Karmaşık bir iç dünya ve özel hayat.


oksulluğa düşmemek için sürekli üretmeye kararlı Monet, önemli pek çok resmini bu dönemde yaptı. İkinci eşi ve üstelik ilk oğlu da Monet'den önce öldüler.
Monet, gözlerine inen kataraktın kalın perdesi ile, renkleri ayırt edememeye başladı. Hastalığı ile, tabloları karanlıklaştı. Kırmızı ve turuncu rengin hakimiyeti arttı. 1923 yılında geçirdiği ameliyat sonrası düzelen görüşüyle beraber tablolarında renk hakimiyeti eskiden olduğu gibi yeniden yeşil ve maviye kaldı.




Monet, tüm bu debdebeli hayata rağmen 1926'da akciğer kanserinden, tek başına öldü.
Giverny kilisesine gömüldü.

Yaşasın Bu Yaman, Bu Cesur Yeni Dünya : Aldous Huxley


Huxley ailesi, İngiltere'ye pek çok bilim insanı ve sanatçı kazandırmış bir aile. Aldous Huxley ise, Cesur Yeni Dünya romanı ile en değerli kitaplarımı koyduğum kapaklı ve gözlerden uzak rafta yerini geçtiğimiz günlerde aldı. Aldous'un Oxford mezunu olduğunu görünce, "Oxford burada vardı da biz mi okumadık?" diye çemkirmek istedim, lakin sonra yapmadım. Böyle distopik bir ortam yaratmak, alegorik romanda mihenk taşı sayılabilecek bir metne imza atmak, Oxford mezunu olmakla alakalı değil elbette.

 (Distopya, ütopik toplum anlayışının tam tersini tanımlamak için kullanılır. Ütopya ise,  tasarlanmış ancak gerçekleşmesi imkansız ideal toplum anlamına geliyor )
Huxley, Cesur Yeni Dünya'da çizdiği toplum portresi ile hedonizme de güzelce selam çakıyor. Savaş ve yoksulluğun hatta hastalık ve yaşlılığın bilim sayesinde ortadan kalktığı 26. yüzyıl İngilteresinde insanlar önüne gelenle cinsel ilişkiye girerler "soma" denen bir uyuşturucu kullanarak gündelik sıkıntılardan uzaklaşırlar. Hatta bu "soma" o kadar mühimdir ki, iş günü sonunda devlet herkese belli bir miktarda soma dağıtır, dağıtım gecikirse kargaşa çıkar.

Aile kavramı, uykuda şartlandırma yöntemi ile ortadan kalkmıştır. Yalnız bir yaşam mümkün değildir, insanlar olabildiğince beraber dolaşmaya şartlandırılırlar. Anne kavramı belden aşağı bir muhabbet, baba ise komik olmayan bir şakadan ibarettir. İnsanların, diğerlerini fazla sevmeleri mümkün değildir. Din, edebiyat ve felsefe de aile kavramı ile beraber tarihin karanlık sularına karışmıştır.

"Bokanovski yöntemi" denen yöntem ile, tek yumurtadan oluşturulan yüzlerce embriyo, cenin iken kaderi tayin edilen bebekler, doğmadan önce zekası ve fiziksel şartları belirlenerek doğumdan sonra uykuda şartlandırılan ve içinde bulunduğu toplumu sorgulamayan insanlar.
Huxley bu romanı yazarken, Rus romancı Yevgeni İvanoviç Zamyatin'in "BİZ" adlı eserinden etkilenmiş ancak yine aynı romandan etkilenen George Orwell'in 1984'ü gibi özgün ve alanında oldukça başarılı bir metin ortaya çıkmış.
"O wonder,
How many goodly creatures are there here !
How beauteous manking is !
O brave new world !
That has such people in't ! "


Shakespeare'in "Fırtına" isimli eserinde, Miranda karakterinin konuşmasından alınmış, romana adını vermiştir.

Duyguların Rengi : The Help



Kathryn Stockett'in aynı adlı romanından uyarlama, 2011 yapımı bu film 60'ların Amerikasında, Mississippi'de geçiyor. Günümüzde bir özgürlükler diyarı olarak görülen ABD'nin çok değil 40 yıl kadar önce ne halde olduğunu, izleyiciyi sıkmadan anlatıyor film.

Yönetmeni Tate Taylor'un ikinci film deneyimi olduğu göz önüne alınırsa, gerçekten sağlam bir iş ortaya çıkmış. Karakterler üzerinden verilmeye çalışan mesajlar akılda kalıcı ve insanı yüreğinden yakalıyor, kısacası film amacına ulaşıyor.




Emma Stone'un canlandırdığı, zengin ailenin idealist kızı Skeeter'ın, zenci ev hizmetçilerinin hikayelerinden etkilenip, bunları kitap haline getirmek istemesi ile başlıyor film. Bu kitabı yazmanın yasa dışı oluşu, büyük bir özveri ve grup çalışması gerektirdiğinden ilk başlarda yalnızca komşusunun hizmetçisi Aibileen ile çalışıyor Skeeter. Ardından, filmin en güçlü karakterlerinden Minnie, canına tak ederek katılıyor ekibe.

Aibileen karakterini canlandıran Viola Davis, beni kendine hayran bıraktı diyebilirim. Kendisini, Meryl Streep ile beraber rol aldığı Şüphe (Doubt) filminden tanıyor olabilirsiniz. Gerçekten ayakta alkışlanması gereken bir performans sergiliyor, filmin güçlü etkiler bırakmasında Davis'in etkisi tartışılamaz.

Minnie rolündeki Octavia Spencer'ı da kişisel olarak çok beğendiğimi söylemeliyim, ayrıca 2012 En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar'ını, aynı kategoride BAFTA ve Altın Küre ödüllerini aldığını da belirtmeden geçemeyeceğim.

Filmin kötü karakteri Hilly'i canlandıran Bryce Dallas Howard da gerçekten başarılı bir kötü karakter çizmiş.

IMDB'de 8.0 puan alan film, her açıdan başarılı ve güzel zaman geçirirken bir şeyler öğrenmeyi de vaadediyor. 




İki Dünya Arasında Sıradışı Bir Aşk Öyküsü: What Dreams May Come



Aşk filmlerini sevmem, Robin Williams'a bayılırım. Bu sebeptendir bu filmi izlemem ve diğer aşk filmlerinden farklı olduğunu düşünmem. Öncelikle film tamamen sübjektif yargıya açık, hiçbir şey net değil. İzleyerek neyin ne olduğuna kendiniz karar veriyorsunuz, bunu baştan söyleyeyim.


Konusuna gelecek olursak, Yunan Mitolojisi okuyanlara tanıdık gelecek, karısı Eurydice'yi kurtarmak için yer altı dünyasına giden Orpheus gibi bir karakterimiz var, Robin Williams bir doktor, ressam olan eşi ve iki çocuklarıyla beraber mutlu bir hayatları varken aniden dünyaları kararıyor. Başlarına gelen trajik olay sonucunda, ressam eş, büyük bir bunalım geçiriyor.
obin Williams, kendini karısını iyi etmeye adıyor ancak yağmurlu havada eve dönerken denk geldiği bir trafik kazasında yaralılara yardımcı olmak için aracından inince, gelen bir diğer araç da ona çarpıyor ve pat, kendini cennette buluyor.

Lakin, tüm bu acılara dayanamayan karısı, onun da ölümünün ardından intihar ettiği için cehennemde.


Filmin bundan sonraki kısmı tamamen fantastik, karışık bir şekilde Williams'ın karısını cehennemden kurtarma girişimleriyle devam ediyor.



Karısının tablolarını yaşıyor, çocukları ve köpeğiyle buluşuyor. Mistik ve derinden kendinizi garip hissetmenize sebep olacak bu filmi, diğer aşk filmlerinden ayrı bir yere koyun ve izleyin.

"İnsan, sevdiği bir şeye yeniden kavuşmak için nelere katlanır?" sorusuna, kutsal yasakları dahi hiç düşünmeden çiğneyen karakterimiz güzel bir yanıt veriyor.

Beni en çok etkileyen kısım ise şu ; adamın cenneti, kadının tablolarından meydana geliyor. Yani ikisi o kadar iç içe geçmişler ki, adamın cennetindeki renkler, kadına ait.

Antimilitarist Bir Şiir : Ölüleri Gömün


Irvin Shaw'ın ilk kez 1936'da sahnelenen bu oyununu ben geçtiğimiz sezonda izledim. Çok değişik hislerle ve tam  bir antimilitarist olarak salondan ayrıldım. Neden öldüklerini sorgulayan bir grup asker gömülmeyi reddediyor. Savaş durmadan gömülmeyeceklerini söyleyip, tek tek geride kalanlarıyla konuşuyorlar.

Oyun, savaş ortamında geçtiği için erkek oyuncu yoğunluğu var ancak, kadın oyuncular çok güçlü performanslar sergiliyor. Özellikle sonlara doğru, uzunca bir tiradı olan, çektikleri fakirlikten dem vuran kadın beni çok etkiledi. 

Ve elbette, "20 Yaşında ölmek ne demek?" sorusunu insanın suratına tokat gibi çarpan, " Ben daha hiç sevmedim, hiç sevişmedim." diyen Jimmy karakterinin annesiyle diyaloğu esnasında ağladım.


Bir türlü gömülmeyi kabul etmiyorlar. Anneleri, sevgilileri geliyor ikna etmeye ama onlar öylece oturuyorlar. Olayın basına sızmasından, ortalığın birbirine girmesinden deli gibi korkan komutanlar ne savaştan vazgeçiyorlar, ne de kararlarından, " Ölüleri gömün, susturun şunları!"

Oyunun müzikleri biraz fazla yoğun, ışıklar ve dekor görsel olarak epey etkileyici. Oyun bu sezonda da devlet tiyatroları kapsamında sahneleniyor, ayrıca ilk sahnelendiği yılda yılın en iyi oyunu seçildiğini de belirtmek isterim.

Gidin ve görün diyorum kısacası, ayakta alkışladım ve pişman değilim çünkü, nefes alan ve dünya üzerinde sevdiği bir şeyler olan herkes, antimilitarist olmalıdır.

Savaşın hiçbir getirisi yoktur. Savaşa gerek yoktur.



 

Blog Template by BloggerCandy.com