19 Şubat 2015 Perşembe

Boyalı Bir Kuş : Jerzy Kosinsky



Jerzy Kosiński, 3 Mayıs 1991'de yazdığı intihar mektubunda böyle diyordu,
 "Her zamankinden daha uzun süre uyuyacağım, buna sonsuzluk deyin." 



 Lodz doğumlu yazar, 2.Dünya Savaşı esnasında çocuktu. Hitler Polonya'ya girdiğinde pek çok çocuk öldü, pek çoğu annesiz babasız kaldı, büyük bir kısmı da yaşadıklarını ömür boyu Kosiński gibi içinde taşıdı.
Kosiński'nin yaşadığı iyi hayata, yazın hayatının başarısına rağmen başına poşet geçirerek kendini boğması, 2. Dünya Savaşının üzerinde bıraktığı etkidendir diye düşünmek, sanırım çok da mantıksız değil.

Yahudi olan ailesi, başına bir şey gelmemesi için onu sahte kimlikle, Doğu Polonyada bir ailenin yanına yerleştirdi, sahte vaftiz belgesi bile vardı ancak bu onu gördüklerinden ve yaşadıklarından koruyamadı. Dünyada oldukça ses getiren romanı Boyalı Kuş'un büyük kısmı, Kosiński'nin bu kaçış esnasında yaşadıklarından oluşur. Doğrudur. Gerçektir.

Boyalı Kuş, farklı olmanın toplum tarafından nasıl cezalandırıldığını, müthiş bir alegori ile anlatır. Başına gelen türlü olaylar sonucu kuşçu Lekh'in yanına sığınan çocuk,burada mutludur. Lekh, yörede bir çeşit deli ve sokak kadını olarak tanınan, dışlanan Ludmilla'ya aşıktır. Ludmilla'nin ortadan kaybolması ile beraber bir çeşit ritüel gibi, yakaladığı bir kuşun kanatlarını renk renk boyar ve sürünün arasına yeniden salar. Sürüsü tarafından tanınmayan bu "farklı" boyalı kuş, vahşice parçalanır. Bu, insanın farklı olanı tehdit olarak görmesine güzel bir göndermedir. İnsan, "kuş beyinli" diyerek zekasını aşağıladığı kuş sürüsü gibi, farklı olanı cezalandırmanın yolunu bir şekilde bulmaktadır.






Kosiński'nin Boyalı Kuş'u, bir insanlık ağıdıdır. Çocuksu bir masumiyetle yazılmış, dalsız budaksız anlatımı, içerdiği gerçekçi öğeler, samimiyeti ve şiddeti can acıtır.


İnsanların hayvani yüzünü gözler önüne serer.


Kosiński'nin ömrünü, başına bir poşet geçirterek bitiren yüzünü.

Bülbülü Öldürmek : Harper Lee

28 Nisan 1926 doğumlu Harper Lee, 1960 yılında bir roman yazdı ve Pulitzer kazandı, hemen ardından filme uyarlanan bu ilk ve tek roman, bu defa da Oscar ödülü aldı. 
Neden bir daha yazmadığı ile ilgili üretebileceğim en yerinde teori, sanırım Bülbülü Öldürmek romanının, yaşanmış bir hikayeye dayanıyor olması ve gösterdiği başarı. 

Okurken ağladığım iki romandan biri, Bülbülü Öldürmek. Anlatıcımız Scout, babası ve ağabeyi ile yaşayan bir kız çocuğu. Her çocuk gibi masum ve hayata farklı gözlüklerden bakıyor. Anlatımdaki sadelik daha ilk satırdan içine çekerken, roman ilerledikçe "bakın ben size bir hayat dersi veriyorum" iması olmaksızın, ömür boyu akıldan çıkmayacak, içe işleyecek bir hal alıyor.

Bir masumun, ten renginden dolayı kasabadaki çoğunluk tarafından suçlu görülmesi ve Scout'un babası avukat Atticus Finch'in, bu zenci işçinin savunmasını canını dişine takarak üzerine alması, kitabın konusunu oluşturuyor.

Atticus mükemmel bir baba, hatta mükemmel bir insan portresi. Çocuklarıyla - bilhassa kızıyla - olan ilişkisi, sonradan görme ablasına karşı tavrı, nazik komşularıyla olan diyaloğu ile göze sokulmadan verilmiş bir ideal insan çizimi.




Jem yavaşça, "Atticus" dedi,
"Ne var oğlum?"
"Bunu nasıl yaparlar? Nasıl?"
"Bilemem, ama yaptılar. Önceden de yaptılar, bu gece de yaptılar ve bundan sonra da yapacaklar. Yaptıkları zaman da, yalnızca çocuklar ağlayacak."



ve, hem filmin hem de kitabın en can alıcı bölümü, -açıkyüreklilikle- beni ağlatan kısmı;


Tüm kasabayı karşısına almak pahasına, masum olanı korumak için kendini öne atan Atticus'un müvekkili olan, o zamanın Amerikası için bir böcekten farksız zenci suçlu bulunduğunda gerçekleşir,

Dinleyicilerin arasından geçip, ön kapıdan çıktı. Başını izledim. Hiç yukarı bakmadı.
Birileri beni itekliyordu ama aşağıdakilerden ve Atticus'dan gözlerimi alamıyordum.
"Bayan Jean Louise..."
Baktım, hepsi ayaktaydı. Karşıdakiler de ayağa kalkıyorlardı. Peder Sykes'ın sesi de yargıçınki kadar derinden geliyordu.
"Bayan Jean Louise, ayağa kalkın. Babanız geçiyor." dedi.

İşte bu kitabı okumak, onurlu bir adamın karşısında, saygıyla ayakta durmak gibi.

İzlenimci Bir Gün Doğumu : Monet



Monet ile ilk tanıştığımda, ressam ya da resim nedir onu bile bilmiyordum. Annemin çok çekici, kocaman ve içi resimlerle dolu kitapları vardı. Sıkıldığım her an oturup kurcalamaya başlardım. Monet'nin renklerini çok severdim.






ok sonra hayatıma giren Fransızca ile beraber yeniden geldi Monet.

14 Kasım 1840 - Paris doğumlu olan Monet, "İzlenimcilik" terimini, İzlenimcilik : Gün Doğumu adlı tablosu ile resme kazandırmış.

Renkleri, fırça darbeleriyle olduğundan farklı, ancak sanki olması gereken buymuş gibi.

Sevgilisi (daha sonra karısı olacak) Camille Doncieux evlilik dışı hamile kalıp ilk çocukları Jean'ı dünyaya getirince Monet'nin Seine nehrine atlayarak intihara kalkışması,  ardından Camille hastalandığında yanına taşındıkları Ernest ve Alice Hoschede ile geçen günleri, her ikisinin de eşlerinin ölümünün ardından evlenen Monet ve Alice, iki eski evlilikten toplamda sekiz çocuk.Karmaşık bir iç dünya ve özel hayat.


oksulluğa düşmemek için sürekli üretmeye kararlı Monet, önemli pek çok resmini bu dönemde yaptı. İkinci eşi ve üstelik ilk oğlu da Monet'den önce öldüler.
Monet, gözlerine inen kataraktın kalın perdesi ile, renkleri ayırt edememeye başladı. Hastalığı ile, tabloları karanlıklaştı. Kırmızı ve turuncu rengin hakimiyeti arttı. 1923 yılında geçirdiği ameliyat sonrası düzelen görüşüyle beraber tablolarında renk hakimiyeti eskiden olduğu gibi yeniden yeşil ve maviye kaldı.




Monet, tüm bu debdebeli hayata rağmen 1926'da akciğer kanserinden, tek başına öldü.
Giverny kilisesine gömüldü.

Yaşasın Bu Yaman, Bu Cesur Yeni Dünya : Aldous Huxley


Huxley ailesi, İngiltere'ye pek çok bilim insanı ve sanatçı kazandırmış bir aile. Aldous Huxley ise, Cesur Yeni Dünya romanı ile en değerli kitaplarımı koyduğum kapaklı ve gözlerden uzak rafta yerini geçtiğimiz günlerde aldı. Aldous'un Oxford mezunu olduğunu görünce, "Oxford burada vardı da biz mi okumadık?" diye çemkirmek istedim, lakin sonra yapmadım. Böyle distopik bir ortam yaratmak, alegorik romanda mihenk taşı sayılabilecek bir metne imza atmak, Oxford mezunu olmakla alakalı değil elbette.

 (Distopya, ütopik toplum anlayışının tam tersini tanımlamak için kullanılır. Ütopya ise,  tasarlanmış ancak gerçekleşmesi imkansız ideal toplum anlamına geliyor )
Huxley, Cesur Yeni Dünya'da çizdiği toplum portresi ile hedonizme de güzelce selam çakıyor. Savaş ve yoksulluğun hatta hastalık ve yaşlılığın bilim sayesinde ortadan kalktığı 26. yüzyıl İngilteresinde insanlar önüne gelenle cinsel ilişkiye girerler "soma" denen bir uyuşturucu kullanarak gündelik sıkıntılardan uzaklaşırlar. Hatta bu "soma" o kadar mühimdir ki, iş günü sonunda devlet herkese belli bir miktarda soma dağıtır, dağıtım gecikirse kargaşa çıkar.

Aile kavramı, uykuda şartlandırma yöntemi ile ortadan kalkmıştır. Yalnız bir yaşam mümkün değildir, insanlar olabildiğince beraber dolaşmaya şartlandırılırlar. Anne kavramı belden aşağı bir muhabbet, baba ise komik olmayan bir şakadan ibarettir. İnsanların, diğerlerini fazla sevmeleri mümkün değildir. Din, edebiyat ve felsefe de aile kavramı ile beraber tarihin karanlık sularına karışmıştır.

"Bokanovski yöntemi" denen yöntem ile, tek yumurtadan oluşturulan yüzlerce embriyo, cenin iken kaderi tayin edilen bebekler, doğmadan önce zekası ve fiziksel şartları belirlenerek doğumdan sonra uykuda şartlandırılan ve içinde bulunduğu toplumu sorgulamayan insanlar.
Huxley bu romanı yazarken, Rus romancı Yevgeni İvanoviç Zamyatin'in "BİZ" adlı eserinden etkilenmiş ancak yine aynı romandan etkilenen George Orwell'in 1984'ü gibi özgün ve alanında oldukça başarılı bir metin ortaya çıkmış.
"O wonder,
How many goodly creatures are there here !
How beauteous manking is !
O brave new world !
That has such people in't ! "


Shakespeare'in "Fırtına" isimli eserinde, Miranda karakterinin konuşmasından alınmış, romana adını vermiştir.

Duyguların Rengi : The Help



Kathryn Stockett'in aynı adlı romanından uyarlama, 2011 yapımı bu film 60'ların Amerikasında, Mississippi'de geçiyor. Günümüzde bir özgürlükler diyarı olarak görülen ABD'nin çok değil 40 yıl kadar önce ne halde olduğunu, izleyiciyi sıkmadan anlatıyor film.

Yönetmeni Tate Taylor'un ikinci film deneyimi olduğu göz önüne alınırsa, gerçekten sağlam bir iş ortaya çıkmış. Karakterler üzerinden verilmeye çalışan mesajlar akılda kalıcı ve insanı yüreğinden yakalıyor, kısacası film amacına ulaşıyor.




Emma Stone'un canlandırdığı, zengin ailenin idealist kızı Skeeter'ın, zenci ev hizmetçilerinin hikayelerinden etkilenip, bunları kitap haline getirmek istemesi ile başlıyor film. Bu kitabı yazmanın yasa dışı oluşu, büyük bir özveri ve grup çalışması gerektirdiğinden ilk başlarda yalnızca komşusunun hizmetçisi Aibileen ile çalışıyor Skeeter. Ardından, filmin en güçlü karakterlerinden Minnie, canına tak ederek katılıyor ekibe.

Aibileen karakterini canlandıran Viola Davis, beni kendine hayran bıraktı diyebilirim. Kendisini, Meryl Streep ile beraber rol aldığı Şüphe (Doubt) filminden tanıyor olabilirsiniz. Gerçekten ayakta alkışlanması gereken bir performans sergiliyor, filmin güçlü etkiler bırakmasında Davis'in etkisi tartışılamaz.

Minnie rolündeki Octavia Spencer'ı da kişisel olarak çok beğendiğimi söylemeliyim, ayrıca 2012 En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar'ını, aynı kategoride BAFTA ve Altın Küre ödüllerini aldığını da belirtmeden geçemeyeceğim.

Filmin kötü karakteri Hilly'i canlandıran Bryce Dallas Howard da gerçekten başarılı bir kötü karakter çizmiş.

IMDB'de 8.0 puan alan film, her açıdan başarılı ve güzel zaman geçirirken bir şeyler öğrenmeyi de vaadediyor. 




İki Dünya Arasında Sıradışı Bir Aşk Öyküsü: What Dreams May Come



Aşk filmlerini sevmem, Robin Williams'a bayılırım. Bu sebeptendir bu filmi izlemem ve diğer aşk filmlerinden farklı olduğunu düşünmem. Öncelikle film tamamen sübjektif yargıya açık, hiçbir şey net değil. İzleyerek neyin ne olduğuna kendiniz karar veriyorsunuz, bunu baştan söyleyeyim.


Konusuna gelecek olursak, Yunan Mitolojisi okuyanlara tanıdık gelecek, karısı Eurydice'yi kurtarmak için yer altı dünyasına giden Orpheus gibi bir karakterimiz var, Robin Williams bir doktor, ressam olan eşi ve iki çocuklarıyla beraber mutlu bir hayatları varken aniden dünyaları kararıyor. Başlarına gelen trajik olay sonucunda, ressam eş, büyük bir bunalım geçiriyor.
obin Williams, kendini karısını iyi etmeye adıyor ancak yağmurlu havada eve dönerken denk geldiği bir trafik kazasında yaralılara yardımcı olmak için aracından inince, gelen bir diğer araç da ona çarpıyor ve pat, kendini cennette buluyor.

Lakin, tüm bu acılara dayanamayan karısı, onun da ölümünün ardından intihar ettiği için cehennemde.


Filmin bundan sonraki kısmı tamamen fantastik, karışık bir şekilde Williams'ın karısını cehennemden kurtarma girişimleriyle devam ediyor.



Karısının tablolarını yaşıyor, çocukları ve köpeğiyle buluşuyor. Mistik ve derinden kendinizi garip hissetmenize sebep olacak bu filmi, diğer aşk filmlerinden ayrı bir yere koyun ve izleyin.

"İnsan, sevdiği bir şeye yeniden kavuşmak için nelere katlanır?" sorusuna, kutsal yasakları dahi hiç düşünmeden çiğneyen karakterimiz güzel bir yanıt veriyor.

Beni en çok etkileyen kısım ise şu ; adamın cenneti, kadının tablolarından meydana geliyor. Yani ikisi o kadar iç içe geçmişler ki, adamın cennetindeki renkler, kadına ait.

Antimilitarist Bir Şiir : Ölüleri Gömün


Irvin Shaw'ın ilk kez 1936'da sahnelenen bu oyununu ben geçtiğimiz sezonda izledim. Çok değişik hislerle ve tam  bir antimilitarist olarak salondan ayrıldım. Neden öldüklerini sorgulayan bir grup asker gömülmeyi reddediyor. Savaş durmadan gömülmeyeceklerini söyleyip, tek tek geride kalanlarıyla konuşuyorlar.

Oyun, savaş ortamında geçtiği için erkek oyuncu yoğunluğu var ancak, kadın oyuncular çok güçlü performanslar sergiliyor. Özellikle sonlara doğru, uzunca bir tiradı olan, çektikleri fakirlikten dem vuran kadın beni çok etkiledi. 

Ve elbette, "20 Yaşında ölmek ne demek?" sorusunu insanın suratına tokat gibi çarpan, " Ben daha hiç sevmedim, hiç sevişmedim." diyen Jimmy karakterinin annesiyle diyaloğu esnasında ağladım.


Bir türlü gömülmeyi kabul etmiyorlar. Anneleri, sevgilileri geliyor ikna etmeye ama onlar öylece oturuyorlar. Olayın basına sızmasından, ortalığın birbirine girmesinden deli gibi korkan komutanlar ne savaştan vazgeçiyorlar, ne de kararlarından, " Ölüleri gömün, susturun şunları!"

Oyunun müzikleri biraz fazla yoğun, ışıklar ve dekor görsel olarak epey etkileyici. Oyun bu sezonda da devlet tiyatroları kapsamında sahneleniyor, ayrıca ilk sahnelendiği yılda yılın en iyi oyunu seçildiğini de belirtmek isterim.

Gidin ve görün diyorum kısacası, ayakta alkışladım ve pişman değilim çünkü, nefes alan ve dünya üzerinde sevdiği bir şeyler olan herkes, antimilitarist olmalıdır.

Savaşın hiçbir getirisi yoktur. Savaşa gerek yoktur.



Doğmamış Çocuğa Mektup - Oriana Fallaci



"Bu korkunun içinde ne yapacağımı bilemiyorum. Anlamaya çalış, başkalarından korkmak değil bu. Başkalarına hiç aldırmıyorum. Tanrı korkusu değil, tanrıya inanmıyorum. Acı korkusu değil, acıdan korkum yok. Senden korkuyorum, seni hiç yokluktan zorla çekip alan, gövdeme ekleyen rastlantıdan."




"Yaşam öylesine güç bir çaba ki çocuk, her gün yeniden başlayan bir savaş. Mutluluk anları ise acımasız bir bedelle ödenen kısacık ayraçlar."

"Bir kadın sorar kendi kendine, dünyaya neden bir çocuk getirmeli diye. Aç kalsın, üşüsün, ihanete uğrasın, aşağılansın, savaşta ya da hastalıktan ölsün diye mi?"

"Kadın olmak çok harika bir şey. Nasıl da cesaret isteyen bir serüven! Hiç bir zaman sıkıcı olmayan bir meydan okuma."

"Erkek doğsan da aynı ölçüde sevinirim, hatta belki daha çok, çünkü o zaman bir sürü aşağılanmadan, ezilmekten, kullanılmaktan kurtulmuş olursun. Söz gelimi erkek doğarsan karanlık bir sokakta ırzına geçilmesinden çekinmen gerekmeyecek.İlk bakışta kendini kabul ettirmek için güzel bir yüze, zekanı saklamak için biçimli bir gövdeye ihtiyaç duymayacaksın. Sevdiğin biriyle yattığın için hiç kimse ayıplamayacak seni, çok daha az yorulacaksın üstelik daha rahat savaşacaksın. Kınanmadan itaatsizlik edebileceksin. Gecenin birinde kuyuya düşüyormuşsun gibi bir duyguyla uyanmadan sevebilecek, sevişebileceksin."


"Erkek olmak demek, önden kuyruğun olması demek değil. Bir insan olmak, benim için her şeyden önemlisi senin bir insan olman. İnsan harika bir sözcük çünkü. Kadın erkek ayrımı yapmıyor."


"Her an pusuda bekleyen bir hayvandır korkaklık. Hepimize her gün saldırır."


"Evet, sanki yaşam düşünü kadar uzun, sonsuz bir iplik uzanmış sana gelmiş. Hem de öylesine akla yakın, anlamlı bir biçimde ki, öyleyse nasıl söyleyebilirler insanoğlunun, doğanın bir kazası olduğunu?"

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği - Milan Kundera


"Onun, kendi yatağının üzerinde yatışını getirdi gözlerinin önüne, yaşamına girmiş başka hiçbir şeye benzemiyordu. Ne sevgiliydi ne de eş. Üstü katranlanıp nehir kıyısı olan, kendi yatağına gönderilmiş saz sepetten çıkardığı bir çocuktu o."

"İşte geldim, karşındayım diyen aşk değilse, neydi?"

"Onun bedeninin gizli saklı nesi varsa tıka basa içine doldurmak ister gibiydi. İşte o an yıllardır birlikteymişler de, kız ölüyormuş gibi geldi ona, birden onun ardından kendisinin de çok yaşamayacağını anladı. Yanına uzanacak, onunla ölmek isteyecekti."

"Sadece tek bir hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz. Bu nedenle de ne istediğimizi bilemeyiz."

"Ertesi sabah uyandığında hala uyumakta olan Tereza'nın elini tuttuğunu gördü. Bütün gece el ele mi yatmışlardı yoksa? İnanılır gibi değildi."

"Geceyi birlikte geçirmek, aşk suçunun kanıtıydı."

"Gözlerinde yaşlar vardı, Tomas'ın yanıbaşında soluk alıp verdiğini duymak onu anlatılamayacak kadar mutlu etti."

"İstediğin sonsuzluksa, kapatıver gözlerini."

"İnsan ana babasına,kocasına, ülkesine, aşkına ihanet edebilirdi ama ana baba, koca, ülke ve aşk elden gidince ihanet edilecek ne kalıyordu geriye?"

"Kitapları görmek Tereza'nın hoşuna gitti, ve içini bir veba gibi kemiren gerginlik biraz olsun dindi. Çocukluğundan beri kitapları gizli bir kardeşlik bağının işaretleri olarak görmüştü. Böyle kütüphanesi olan adam ona zarar veremezdi herhalde."

"Aşklar da imparatorluklar gibidir, üzerine dayandırıldıkları düşünceler un ufak olduğunda onlar da silinir gider."
18 Şubat 2015 Çarşamba

Şair Ruhlu Ressam : Bedri Rahmi Eyüboğlu


Bedri Rahmi Eyüboğlu, 1911 yılında Giresun'da dünyaya geldi, başına gelecek sevdanın büyüklüğünü bilmeden. Paris'e gidip güzel sanatlar eğitimi aldı, yurduna döndüğünde ise yaşamının sonuna dek aynı alanda öğretim görevlisi olarak çalıştı. 


Paris'te öğrenciyken çalıştığı André Lhote atölyesinde ileride eşi olacak Ernestine adlı Romanyalı, kendi gibi güzel sanatlar öğrencisi olan,güzel gözlü kız ile tanıştı. Aralarına giren mesafe, gidip gelen tomarla aşk mektubu, tutku dolu cümleler, uzaklığın ateşini harladığı bu aşk ile, Ernestine'in ailesinin karşı çıkmalarına rağmen, 1936'da evlendiler. Ernestine, Eren ismini aldı, bir oğulları oldu. Ancak,  misafir öğrenci olarak Bedri Rahmi'nin çalıştığı fakülteye gelen Mari Gerekmezyan ve Bedri Rahmi birbirlerine, belki de tarihin gördüğü en hüzünlü aşk ile bağlanınca, evlilikleri çatırdadı. Bedri Rahmi, meşhur "Karadut" şiirini, sanılanın aksine, eşi için değil; Mari Gerekmezyan için yazmıştı. 

"Karam, karam; kaşı karam gözü karam" diye dizeler boyu aşkını haykırdığı kişi, Mari idi ve eşi de bu durumdan haberdardı. Bu aşk, Bedri Rahmi'nin sanatında da büyük etki yarattı. Mari'nin çeşit çeşit portreleri yapılır, uzun uzun şiirler yazılırken Eren Eyüboğlu sabırla eşinin yuvasına dönmesini bekledi. Bedri Rahmi döndü de, lakin pek gönüllü değil, yaralıydı. 

Mari Gerekmezyan 1947 yılında tüberküloz menenjite yakalandı. Bedri Rahmi eserlerini yok pahasına satıyor, deli gibi çırpınarak "kadınım, kısrağım, karımsın" dediği Karadut'una ilaç almaya, onu iyileştirmeye çalışıyordu. Olmadı. Mari, kara saplı bir bıçak gibi Bedri Rahmi'nin göğsüne saplandı. Yas yüzünden hasta olduğu, yaşamaya mecalinin kalmadığı dönemde Eren Eyüboğlu onu yeniden sarıp sarmaladı, kabul etti ve yanında durdu.

 İyileşti Bedri Rahmi, ya da Eren öyle sandı, çünkü 1949'da bir toplantıda sahneye çıkıp "Karadut" adlı şiirini okurken gözyaşlarına boğuldu Bedri Rahmi. Bunun üzerine artık dayanamayan eşi, toparlanıp Paris'e gitti ve bir süre orada yaşadı, gidiş sebebi ile ilgili Bedri Rahmi'ye yazdığı bir mektupta ona, 

"Ruhunun çektiği acıları Allah dindirsin. Allah sana resim yapma sevinci versin ve bizim yanımızda yaşamaktan, mutluluk duyabilmeni sağlasın." diyordu, hala ağırbaşlı, ihanetin ağırlığına rağmen hala asildi Eren Eyüboğlu. 

Sonrasında, 11 yaşında olan oğlunu da alarak geri döndü. Bedri Rahmi'nin 1974 yılında, pankreas kanseri sebebiyle hayatını kaybetmesine kadar, birlikte yaşadılar. 

Bu şekilde anlatıldığı zaman hikayede ön plana çıkan şey ihanet, farkındayım. Ancak Bedri Rahmi'nin Karadut'a yazdığı şiirlerdeki tat, her dizesinde, her kelimesinde pırıl pırıl parlayan derin aşk insanın yüreğini dolduruyor. Kendi adıma, özellikle Karadut şiirinin son mısraları, sevmeyi az çok bilen herkesin gözlerinde biraz yaş biriktiriyor. Öylesine ince, öylesine güzel.  Ayrıca, Karadut şiiri bestelenmiş ve Cem Karaca tarafından seslendirilmiştir.


Karadut
Karadutum, çatal karam, çingenem 
Nar tanem, nur tanem, bir tanem 
Agaç isem dalımsın salkım saçak 
Petek isem balımsın a gülüm 
Günahımsın, vebalimsin. 

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan 
Yoluna bir can koyduğum Gökte ararken yerde bulduğum 
Karadutum, çatal karam, çingenem 
Daha nem olacaktın bir tanem 
Gülen ayvam, ağlayan narımsın 
Kadınım, kısrağım, karımsın. 

II 

Sigara paketlerine resmini çizdiğim 
Körpe fidanlara adını yazdığım 
Karam, karam 
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam 
Sıla kokar, arzu tüter 
Ilgıt ılgıt buram buram. 
Ben beyzade, kişizade, 
Her türlü dertten topyekün azade 
Hani şu ekmeği elden suyu gölden. 
Durup dururken yorulan 
Kibrit çöpü gibi kırılan 
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan 
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan 
Sen benim mihnet icinde yanmış kavrulmuşum 

N'etmiş, n'eylemiş, n'olmuşum 
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül 
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür. 
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum. 

Karam, karam 
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam 
Sensiz bana canım dünya haram olsun.

17 Şubat 2015 Salı

Bir İnce Sızı : Sabahattin Ali


Çok sevdiğim, çok ince bir ruhu olduğunu düşündüğüm Sabahattin Ali ile ilgili yazmak istedim. 
25 Şubat 1907'de Edirne'de dünyaya gelmiş Sabahattin Ali, sonra 41 senelik hayatında, çok çekmiş. 1926'da öğretmen olmuş, küçüklüğü Yunan işgalinden dolayı parasızlık ve sıkıntılarla geçmiş. Düşünceleri yüzünden yargılanmaktan ömrü boyunca kurtulamamış. 

İlk olarak okuduğu bir şiir onu Sinop ve Konya cezaevlerine sürüklemiş. Ardından öğretmenliğe zar zor geri dönmüş, evlenmiş, askere gitmiş ve baba olmuştur.  Ardından yine davalar, yine sürgünler. Yine ve yine zor günler.  Başındaki dertler yetmez gibi bir de her boşluktan başını uzatan işsizlik. Aziz Nesin ile kurdukları Marko Paşa dergisindeki içerikler sebebi ile tekrar üç ay hapis. Dışarıda yine işsizlik, yine parasızlık. Yatacak yer bile bulunamayan bir yaşantı.  Yurt dışına gitmek isteyişi ancak çıkmayan pasaport sebebiyle göçmen kaçıran bir adamla yaptığı anlaşma. 

Anlaşma yaptığı kişinin Sabahattin Ali'yi başına bir sopayla vurarak öldürmesi ve ardından yargılanıp yalnızca 4 yıl ceza alması ancak bir kaç hafta sonra çıkan genel af ile, serbest kalması. 

Sabahattin Ali'nin kısa ömrünün, kısacık hikayesi bundan ibaret. Geri kalanı, derini, resmi cümleler ile anlatılamayan, noktalama işaretleri arasına sığmayan kısmı ise, yazdıklarında gizli. 

Pek çoğumuz onu romanları ile tanırız. Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna... Ancak Sabahattin Ali, çok gerçek şiirler yazan bir şairimizdir de aynı zamanda. Bestelenmiş şiirlerini ezbere biliriz hepimiz, ona ait olduğunu bilmediğimiz cümleleri mırıldanır dururuz. Sabahattin Ali hepimizin hayatındadır. Hep orada olması belki de onu özel yapan şey, emin değilim, ancak kendisinin kaleminden çıkma satırları okurken, edebiyatta içtenliğin, yazarını ölümsüz kıldığı düşüncesine vardım. Samimiydi Sabahattin Ali. Yaşadıklarını, hissettiklerini kaleme almıştı, ve bu onu ders kitaplarından çıkarıp, baş ucumuza koydu, neredeyse aileden biri yaptı. 

***

"Göklerde kartal gibiydim.
Kanatlarımdan vuruldum;
Mor çiçekli dal gibiydim,
Bahar vaktinde kırıldım."
 "Burda çiçekler açmıyor
Kuşlar süzülüp uçmuyor,
Yıldızlar ışık saçmıyor,
Geçmiyor günler, geçmiyor."



"Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah'a
Görecek günler var daha;
Aldırma gönül, aldırma"



"Döndüm daldan kopan kuru yaprağa
Seher yeli dağıt beni, kır beni
Götür tozlarımı burdan uzağa
Yarin çıplak ayağına sür beni"

"Şimdi şiir bence senin yüzündür 
Şimdi benim tahtım senin dizindir 
Sevgilim, saadet ikimizindir 
Göklerden gelen bir yadigar gibi"

"Seneler sürer her günüm, 

Yalnız gitmekten yorgunum; 
Zannetme sana dargınım, 
Ben gene sana vurgunum. "
 
9 Şubat 2015 Pazartesi

Kıyamet Kitabı




Sizleri bilmiyorum ama benim için kitapların kapakları da en az içerikleri kadar önemlidir, Kıyamet Kitabı'nı okumadan önce hakkında fazla şey duymamıştım yalnızca bir internet sitesinde gördüğüm kapağı onu satın alıp bir solukta okumama etki etti diyebilirim.



Veba doktoru, bir tarih düşkünü olarak benim favori karakterlerimden biridir. Kapağın etkileyiciliği de bu yüzden sanırım.


Kıyamet Kitabı, ilk olarak 1992'de yayınlanmış. Yazarı bir bayan, Connie Willis.Hugo, Nebula ve Locus ödüllerini almış, bilimkurgu başyapıtı olarak nitelendiriliyormuş bunların tamamını kitabı elime aldığımda öğrendim. Bazı eserlerin çevirisi ve ülkemizde adını duyurması o kadar gecikiyor ki, cidden arada gözünüzden kaçanlar aslında kaçmaması gerekenler olabiliyor ne yazık ki.



Konumuza gelince, yıl 2050 ve İngiltere'deyiz. Zamanda yolculuk çoktan bulunmuş, üniversitelerde araştırmalar için kullanılmakta. Tarih bölümünden hocalar ve öğrenciler baş karakterlerimiz. Kivrin diye bir kızımız Ortaçağ'a gidecek. Detaylı anlatımlarla olaya gerçeklik katmış yazar, klasik bilimkurgulardaki gibi hatasız ve pürüzsüz olmuyor yolculuk, uzun uzun tetkikler ve düzenlemeler yapılıyor, çipler takılıyor aşılar olunuyor. Zamanda yolculuk yapacak olan kişi o dönemin diline dair eğitimler alıyor ki zamanda bir değişiklik, olayların akışına bir müdahale olmasın. Kivrin sorunsuz bir şekilde Ortaçağ'a gidiyor, ama hangi seneye? Tabii ki işler tasarlandığı gibi gitmiyor. Her iki tarafta da.



İnsanın doğa karşısındaki çaresizliği, güçlü olmanın zorunluluğu, zamanın yuttuğu iyi insanlar, tarihi sürdüren kötü kalpliler, iyilik uğruna kendini feda edenler, Ortaçağ'ın karanlığına karışan 2050'nin karanlığı.


Her açıdan insanlık tarihine dair, pek de belli etmeden, ince işlenmiş bir tablo koyuyor önümüze Connie Willis. Okuması çok keyifli bir kitap olduğunu ve tavsiye ettiğimi de ekleyeyim.

Colette - Duygusal Sürgün




"Hay Allah! Benimle bu kadar dolambaçlı konuşmana gerek yok! Gitmek mi istiyosun? Git! Varlığım seni alıkoymasın!"


"O adamlar? Kaç tane? Yedi mi? Üç yüz mü? Bir çift mi yoksa bir tabur mu? O adamlar! Bir tür saygı duyuyorum, olanaksızın uyandırdığı saygıyı. Benim yabanıl tenim yalnız bir kişiye verdi kendini."

"Bir okullu kızdan daha bön bir biçimde kendisinden kaçtığım bu bilinmedik adamın inatçı gücüne inanmıştım. Yüce bir rastlantının beni çıplak ve boynu eğik olarak, erkeğin, etimin erkeğinin, çukur ve tam izi olduğum eş erkeğimin yoluna düşürdüğüne inanmıştım, ağlayacak derecede inanmıştım."

"Erkek olsaydım ve kendimi iyi tanısaydım fazla sevmezdim. Topluluğa uymaz, ilk görüşte coşkun ya da ayaklanmış, hiç yanılmamak savında olan sezgi, manyak, yalandan bohem, gerçekte kendi başına buyruk, kıskanç, tembelliği nedeniyle içten, utanç duygusu yüzünden yalancı bir kadın. Bugün böyle söylüyorum ya sonra, örneğin yarın çok çekici bulurum kendimi."



"Seni tanımadığım zamanlardan söz etme bana."

"Bak, dur, bu an çok güzel. Hızla geçen bütün yaşamında böylesine sarışın bir güneş, morlaşa morlaşa böylesine mavileşmiş bir leylak, böylesine çekici bir kitap, böylesine şekerli kokulara batmış bir meyve, sert ve ak çarşaflarla böylesine serin bir yatak var mı? İleride daha güzel görecek misin bu tepeleri? Daha ne kadar zaman kendi yalnız yaşamıyla, yalnız ve mutlu damarlarının vuruşuyla sarhoş olan bir çocuk olarak kalacaksın?"

"Hayır, aynı türden değiliz ama aramızdaki fark, senin düşündüğünden de büyük. Senin hiç düşünmediğin bir şey var o da aşk. Aşk öyle bir zenginleştirdi ki beni, etimde öyle hazlar uyandırdı ki, ruhumu öyle bir fırtınayla,öyle kusursuz öyle değerli bir hüzünle doldurdu ki, nasıl oluyor da yanımda kıskançlıktan ölmüyorsun, hala yaşayabiliyorsun, bir türlü anlamıyorum."

"-Hep aşk diyorsun Claudine?
-Çünkü yalnız bu sözcük var."

"Benim mutluluğum ya da kederim, ya da şehvetim, kısacası benim aşkım, başkalarınınkinden daha iyi. Kötülük bakımından bile benim olan her şey, daha iyi."


-Duygusal Sürgün




Arundhati Roy- Küçük Şeylerin Tanrısı



“Devrim, bir yemekli toplantı değildir. Devrim bir isyandır, bir sınıfın bir başka sınıfı devirdiği bir şiddet eylemidir.”

"Hiçbir canavar insan kininin derecesine ve gücüne ulaşamaz"

“Cesur olun, kavgayı göze alın, zorluklara göğüs gerin ve aşama aşama ilerleyin. O zaman bütün dünya halka ait olacaktır. Her tür canavar yok edilecektir. Hakkınız olan şeyi istemelisiniz.”

“Ölümün anısının, bazen çaldığı hayatın anısından çok daha uzun süre hatırlanması ne tuhaf”

''Aslında her şeyin aşk yasalarının yapıldığı günlerde başladığı söylenebilir. kimin nasıl sevileceğini belirleyen yasaların. ve ne kadar."

''düşlerimiz hadım edildi. hiçbir yere ait değiliz. demir almış, dalgalı denizlere yelken açmışız. hiçbir kıyıya çıkmamıza izin verilmeyebilir. kederlerimiz asla yeteri kadar üzüntü vermeyebilir, sevinçlerimiz asla yeteri kadar mutluluk vermeyebilir, hayatlarımız da asla yeteri kadar önemli olmayabilir. hiç önemli olmayabilir.''



Sabahattin Ali- Kuyucaklı Yusuf

"Allah hakkındaki düşüncesi pek ileri gitmiyor, onu her istediğini yapan, korkunç bir şey olarak tasavvur ediyordu, ve şimdilik onun pek dehşetli olduğu söylenen gazabını ayaklandıracak bir şey yapmadığı için, kendisinden korkmak ihtiyacını duymuyordu."


"Sonra bu fakir işçilere bu köpek muamelesini yapmaya neden lüzum görüyorlardı? Evet, Allah onları bir kere fıkara yaratmıştı, bunda kimsenin kabahati yoktu, fakat onlar böyle yaratılmışlar diye niçin tepelerine binmeli, onları adam yerine koymaktan niçin çekinmeliydi?"


"Hiç geçmeyen,hiç unutulmayan şeyler de var  beyefendi! Ölünceye kadar insanın sırtından atamayacağı şeyler de var."

"Saadet,hayatı olduğu gibi kabul etmektir."





"Bir felakete sükun ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir."
 

Blog Template by BloggerCandy.com